Yemek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yemek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Haziran 2016 Pazar

Yunan Adaları'nda nerede, ne yenir? Tam tekmil Yunan Adaları rehberi

Bu çarpıcı başlık ve güzel fotoğraf ile okuyucuları cezbettikten sonra asıl konuya gelebiliriz: Hayır, Yunan Adaları'na gitmedim (yani yakın zamanda gitmedim) ve nerede, ne yediğimi anlatıp listeler halinde adalar rehberi vermeyeceğim. Hayal kırıklığına mı uğradınız? Yazımızın konusu tam da bu. İnternette karşılaştığımız yanılgı ve bilgi kirliliği...


Bloglar bilgi kaynağı mı, bilgi çöplüğü mü?
Tatlı Hayat Günlüğü'nü yazmaya başladığımdan bu yana bir yandan internet medyasının hemen hemen bütün araçlarını deneyimleme ve öğrenme sürecinden geçiyorum. Bu süreçte bir yandan öğrenen bir yandan da bildiklerini satan konumundayım. Hala öğrenecek pek çok şey var ve daha önce de yazdığım, oturmamış kurallardan dolayı yolumuzu deneme-yanılma ile bulmak zorundayız.

Bloglar, internet dünyasında herkese açık kişisel günlükler olarak doğdu. Ancak bugüne kadar, bu günlüklerin yemek tarifi paylaşım platformundan, yeni doğan çocukların gelişiminin kaydedildiği fotoğraflı anı defterine kadar pek çok işleve büründüğünü gördük. Hele sosyal medyanın, özellikle Instagram'ın katkısıyla hayatlar fotoroman tadında, gözler önüne serilmeye başladı. İnsanların  sevdiği, beğendiği, eğlendiği şeyle uğraşmasında ne sakınca var? Konuya bu kadar basitçe yaklaşırsak bir sakınca yok elbet. Ama teknik adamlara soracak olursanız, bloglar veya sosyal medya platformları  birer CMS (content management system)'tirler. Yani orada bir internet dünyası var, o dünyada gezinen milyonlarca insan. Bu insanları eğlendirerek, haber okutarak, arama yapmalarını sağlayarak ve daha pek çok yolla paralarını almak mümkün. Fakat küçük bir sorun var: Eski medyada olduğu gibi bilgi kaynağını (ansiklopedi mesela) veya haber kaynağını (gazete, televizyon gibi) "bi bilene para ödeyelim de yaptıralım" modeli için ne yeteri kadar zaman var, ne de para. E, o zaman ne yapalım? Verelim coşkuyu, imkanı (CMS), kim ne istiyorsa yazsın, çizsin. Bazıları mutlaka kayda değer olacaktır. Nitekim oldu da...

Gerek bloglar, gerek sosyal medya, geçtiğimiz 10 yıl içinde böyle bir evrimden geçti. Önce herkes internete istediğini koydu. Popüler olanlar, beğenilenler başı çektiler; diğerlerini de öyle yapmaya teşvik ettiler. Yatırımcılar ise hep nasıl para kazanacaklarını düşündüler. Sonuç? Her gün sosyal medyada geçirilen 2-3 saat, 10-15 dakikada bir akıllı telefonundan gelen bildirimlere bakmak, hesaplarını son bir kez kontrol etmeden yatmamak... Siz karar verin. Onca zaman harcadığımız ve "hiçbir şey kaçırmamak" için çaba sarfettiğimiz sosyal medya, bloglar ve internetteki siteler gerçek bilgi kaynakları mı yoksa bilgi çöplükleri mi?

Gerçek(te) bilginin kaynağı
Tüm bunların başlığımızla ilgisine gelince: Güzel bir görselin eşliğindeki "nerede, ne yenir" veya "rehber" lafından etkilenip yazıya tıklamışsanız, siz de yeni medyanın yeni kurbanlarından biri sayılırsınız. İnternette, sosyal medya ve bloglar aracılığıyla o kadar çok içerik paylaşılıyor ve çoğu o kadar birbirinin tekrarı ki; okutmak için "en iyi 5", "en güzel 7", "mutlaka görmeniz gereken ..." gibi ifadeleri kullanmak şart oldu. Mesela bu yazının başlığı "Ege'nin engin maviliklerine doğru" olsaydı tıklar mıydınız? Sanmam. İşte bu yazılı olmayan kurallar nedeniyle internet, dünyamızı bir yandan zenginleştirirken bir yandan da hepimizi (hem içerik üretenleri hem okuyucuları) kısır bir döngüye sokuyor. Kurban sayılırsınız derken döngüyü kıramadığımızı anlatmaya çalışıyorum.
Yazar için: Okunuyorum, öyleyse varım.
Okuyucu için: Beni cezbedecek neyin var? Bana görmediğim, duymadığım, arkadaşlarımla paylaşınca havalı olacağım bir şey ver.

Eğer bu yazı, gerçekten bu yaz ziyaret ettiğim üç-dört Yunan adasıyla ilgili olsaydı, sosyal medyada paylaşır mıydınız? Pek muhtemel. Oysa çoğu turist gibi ben de seyahate çıkarken Lonely Planet veya birkaç muteber seyahat rehberine göz atar, sınırlı zamanımda neleri görmem gerektiğine, neleri atlayabileceğime karar veririm. Dünyada kitlesel olmayan turizm alanında hala bu eski yöntem, seyahat sırasında ihtiyaç duyulan bilgileri sağlamada bir numaradır. Daha önceki yazılarımda anlattığım Wcities (yeni adı Cityseeker) veya başka markaların dijital rehberleri de var. Mantık ve verilen bilgiler aşağı yukarı aynı: Kısa şehir tarihi, önemli binalar, görülecek yerler, yeme-içme mekanları, konaklama, ulaşım vs. Biri kitap, biri uygulama. Eğer Yunan Adaları hakkında bilgi almak için bir rehbere değil de bana güveniyorsanız şu soruları sormama izin verin:
  • Benim, hayatımda ilk defa gördüğüm bir yer hakkında oralarda yıllarca yaşamış gibi anlatmam, ahkam kesmem, size gidilecek görülecek yerler hakkında tavsiye vermemde bir tuhaflık yok mu? 
  • Bu tavsiyeleri son derece büyük bir özgüven içinde "mutlaka gidin" gibi ifadelerle şişirmemde bir sorun yok mu? 
  • Veya okuyucuların, üniversite mezunundan üniversite hocasına, entelektüel seviyesi ne olursa olsun, burada okuduğu iki satır bilgi kırıntısını Facebook'ta arkadaşlarıyla paylaşırken "okumadan gitmeyin" yazması insan zekasına hakaret değil mi?
Yine kısa tutmayı beceremedim, vaktinizi aldım. Yukarıda karikatürize ettiğim yazım şekli, sadece bize özgü değil. Tüm dünyada değerli ya da değersiz her tür içerik artık böyle paylaşılıyor. Bu aşırı özgüven dolu, "ben bilirim" dili elbette Google arama motorlarını etkilemek için. Fakat öyle yaza yaza, bu yazıları yazanlar da konu hakkında otorite olduklarına inanmaya başladılar. Buzzfeed gibi siteler (yerli benzerleri de çok) bu kopyala-yapıştır-birleştir içerikleri, bu dili, bu üslubu kanıksamamıza neden oldu. Ama yukarıda anlattığım asıl bilginin kaynağı dururken bunlara bu kadar fazla itibar etmemizde, o sitelere deli gibi trafik ya da para kazandırmamız bir yana, en azından etik bir sorun yok mu?

3 Şubat 2015 Salı

Ünlü şeflerin mutfaklarında neler dönüyor?



Uzun zamandır bloguma yeni yazı girmemiştim. Yeni projem Gurme Ajanda'ya daha çok zaman ayırdığım yalan değil. Gurme Ajanda'da yeme-içme etkinlikleri hakkında bilgiler, haberler ve özel röportajlar var. Yemekseverlerin ilgisini çekecek bunun gibi makaleler ve gastronomi dünyasından yenilikleri de ekliyoruz. Başrollerini Jean Reno, Michaël Youn, Raphaëlle Agogué ve Julien Boisselier’nin paylaştığı Şeflerin Savaşı (Le Chef – Comme un Chef) hakkında ayrıntılı yazımı buradan okuyabilirsiniz. Filmi izlemekse ayrı bir keyif : ))

20 Mayıs 2012 Pazar

Madem Dünya Kek ve Pasta Günü...


Bugün Dünya Kek ve Pasta Günü imiş. Unilever 20 Mayıs'ı World Baking Day ilan etmiş. Etmiş de ne olmuş? Bedava pasta mı dağıtıyor? Yok... Herkes kekini pastasını kendi yapıyor (veya alıyor), absürd bir yere yerleştirip fotoğrafını çekiyor, #caking etiketiyle sosyal medyada paylaşıyor.

20 Aralık 2011 Salı

Azıcık aşım, dertsiz başım...


Son zamanlarda gerek obezite konusunda gerek diyabet konusunda daha çok uzman medyada beyanat vermeye başladı. Eskiden AIDS veya kanser çağımızın hastalığı olarak adlandırılırdı, şimdi obezite en büyük tehdit olarak gösteriliyor. Bilim adamı olmaya gerek yok. Açın eski albümleri; annelerinizin, teyzelerinizin 30-40 yaşındaki fotoğraflarına bakın, bir de aynı yaşta kendi halinize bakın. Çoğumuz en az 10 kilo daha tombul görünürüz, daha fenası, görünmekle kalmayız, öyleyiz.

12 Kasım 2011 Cumartesi

11.11.11


Teşvikiye'de yeni açılan pasta butiği The Cupcakery'den sevgili Burcu Esin, 11.11.2011'in anısına bu cupcake'i ikram etti. Tadı da görüntüsü kadar nefis olan bu mini minnacık pasta, harika bir doğumgünü hediyesi oldu. Burcu bu minik sanat eserlerini sipariş üzerine yapıyor. Vanilyalı, çikolatalı veya nasıl arzu ederseniz öyle hazırlanan bir hamurun üzerine, yine arzu ettiğiniz renklerde ve malzemeyle süsleme yapıyor.

Geleneksel Amerikan tarzı cupcake'in üzerinde ''frosting'' denilen bir krema tabakası oluyor. Resimde gördüğünüz tarzda beyaz bir krema (aslında gıda boyası ile çok farklı renklerde yapmak mümkün). Frosting, tereyağ ve pudra şekeriyle yapılıyor ve oldukça yoğun bir şey. Fakat cupcake'in altındaki hamuruyla birlikte gayet uyumlu.

Tanıdığım pastacılar, genellikle Türkler'in bu kremadan pek hoşlanmadığını ve cupcake'lerin çok beğenilmesine rağmen istene düzeyde satılmadığını söylüyorlar. Benim Türkler'e cupcake satmak isteyen pastacılara önerim, cupcake'lerin üzerine yapıştırıcı gibi incecik bir tabaka frosting sürüp, üzerini bol file badem ya da fındık ile kaplamaları... Portakal kabuğu rendesi falan gibi başka yaratıcı çözümler de bulunabilir. Ne dersiniz?

5 Aralık 2010 Pazar

Yılbaşı heyecanı sarınca

Yılbaşına daha bir ay var. Ama alışveriş merkezleri süslenmeye, caddeler ışıklandırılmaya başladı. Bu ay bütün dergilerde yılbaşı ile ilgili bir ek veya özel sayfalar var. Hepsi ansiklopedi kalınlığında. Hatta bazıları ajanda falan da veriyor.

Yılbaşı zamanı yaşanan bu heyecanı severim. Süsler, dekorlar, vitrinler... Tamam, bütün bunların alışverişi pompalamak için yapıldığını ben de biliyorum ama, olsun. Alışveriş yaparak mutlu olacaksak (kim olmaz?) bence mahsuru yok.

22 Kasım 2010 Pazartesi

Kabul gününüz kabusa dönüşmesin


Hep önünden geçip burada ne satılıyor diye hiç merak etmediğimiz dükkanlar vardır ya hani... Bir gün içeri girer ve "a, burada harika bir dükkan varmış, hiç görmemişim" dersiniz. Nişantaşı'ndaki Ev İşi de benim için böyle bir keşif oldu. Üç senedir 3-4 masalık küçücük dükkanından satış yapan Ev İşi meğer olağanüstü bir yermiş...

18 Ekim 2010 Pazartesi

Çapa-marka Limonata

Nişantaşı'nın tartışmalı alışveriş merkezi City's'de yeni bir mekan açıldı: Limonata. İzzet Çapa'nın Çapa-marka konseptli mekanlarından biri olan Limonata, gerilla usulü çalışan bir mekan olarak tanımlıyor kendini (o da ne demekse...). Citylife sinemalarının geniş fuayesine ve balkonuna kaşla göz arasında inşa edilen (çok büyük bir mekandı burası, şimdi bölünmüş ve bir restoran-bar yapılmış) Limonata, açılır açılmaz popüler oldu. Twitter'da "ay ne kalabalık, yer bulamadık" şikayetlerinin yükselmeye başlaması Çapa'nın amacına ulaştığını gösteriyor ama bilirsiniz, şişman kadın şarkı söylemeden gösteri bitmez...

25 Mayıs 2010 Salı

Hangi yiyecek sağlıklı, hangisi değil?

Zaman zaman D&R'da kitap karıştırırım. Bu hafta bakınırken Michael Pollan'ın Food Rules (Yiyecek Kanunları) adlı kitabı geçti elime. Şöyle bir bakıyordum. Okumaya başladım. 15 dakika sonra kitap bitti, benim kafamdaki soru işaretleri de gitti...

6 Mayıs 2010 Perşembe

Votka nasıl "ziyan" edilir?

 
"Votka nasıl içilir?" sorusunun pek çok cevabı olabilir. İçkiden anlayan insanlar size pek çok sunum yöntemi önerebilir. "Nasıl ziyan edilir?" sorusunun ise cevabı basittir: Kokteyl yaparak. 

28 Nisan 2010 Çarşamba

Hem teknoloji hem şarap seviyorsanız...

Bu aralar iPhone ya da iPad ile ilgili yeni bir haber okumadığımız bir gün hemen hemen yok... Yeni bir uygulama, yeni bir teknik özellik... Dünyanın dört bir yanından böyle haberler geliyor. Bunlar arasında yeni bir iPhone uygulaması çok dikkatimi çekti. Uygulamayı anlatmaya başlamadan önce neden sık sık iPhone ve iPad haberi yazdığımı açıklamak istiyorum: iPhone ve iPad'le ilgili her şeyin beni bu kadar ilgilendirmesinin sebebi, daha önceki yazılarımdan birinde belirttiğim gibi, cep bilgisayarı sempatim. 2000'li yılların başında siyah-beyaz ekranlı bu basit cihazlar için geliştirilen uygulamaların hemen hemen hepsi şu anda iPhone uygulaması ya da iPad fonksiyonu olarak tekrar karşımıza çıkıyor. Ve ben bütün bunların -geçmişte başarısız olsalar da- aslında iyi fikirler olduğunu biliyordum. Bugün yeni halleriyle hayatımıza girmesinden "ben demiştim, böyle olacağını biliyordum" hissiyle karışık bir haz alıyorum. Bu kadar sık gündeme getirmem bu nedenle...

13 Nisan 2010 Salı

Vereyim kurtulayım: Panini ekmeği reçetesi


Tatlı Hayat'a son altı aydır "panini", "panini ekmeği", "panini nedir", "panini ekmeği tarifi" gibi anahtar sözcüklerle gelen ziyaretçi sayısı inanılmaz düzeyde arttı. Bunun sebebi sanıyorum KFC'ın yeni çıkardığı panini ekmekli burger. Vatandaş ne yediğini bilmek istiyor: Ne özelliği var bu ekmeğin? Bu sorunun cevabı burada . Reçete arayarak gelenleri hayalkırıklığına uğratmamak için de şimdi harika bir panini ekmeği reçetesi veriyorum.

10 Nisan 2010 Cumartesi

Akaretler Yokuşu'nu çıkmak için iki iyi neden - II


Akaretler Yokuşu'nun yukarı tarafında, Valideçeşme'ye yakın sağ kolda Housez Suites adında bir otel var. Otelin girişinde eskiden Pomodoro diye bir İtalyan lokantası vardı. Şimdi orası bir şarküteri-kafe. Yani hem alışveriş yapabiliyorsunuz hem de oturup birşeyler yiyebiliyorsunuz. Rani markalı organik ürünler satılıyor.

7 Nisan 2010 Çarşamba

Akaretler Yokuşu'nu çıkmak için iki iyi neden - I

Maçka ile Beşiktaş Akaretler arasındaki yokuş yani eski adıyla Spor Caddesi, yeni adıyla Süleymen Seba Caddesi, kısa ama dik bir yokuştur. Dik olduğundan inmesi de çıkması da zordur. Beşiktaş'a inen kestirme bir yol olduğundan, İTÜ öğrencileri dışında bu yolda pek fazla yürüyen insan göremezsiniz. Yürüyen insanın olmadığı yerde açılan dükkanların da ticari açıdan pek fazla şansı yoktur. Akaretler Sıraevleri'nin restorasyonu tamamlandığında buraya biraz hareket gelir gibi olmuştu. Hatta Sıraevlerin en ucundaki The North Shield Pub da civarda çalışanlar arasında epey popülerdi.

2 Nisan 2010 Cuma

Tuttuğun altın olsun! (Yediklerin neden olmasın?)

Takip ettiğim bloglardan birinde (The Urban Grocer) resmini gördüğünüz yiyecek boyasını gördüm. Domatesi altın rengine boyamak pek iyi bir fikir olmayabilir ama, yiyeceklerin sunumuna önem verenler için harika bir haber doğrusu. Esslack spreyin altın ve gümüş renginde olanları var. Sağlığa zarar vermeyen bu gıda boyası ile bence harika pasta dekorları yapılabilir. Ahududu, çilek gibi küçük meyvelerin boyandığında harika görünebileceğini hayal ediyorum.

Esslack sprey bir Alman sitesi olan Deli Garage'da satılıyor diye yazılmış haberde.  Deli Garage'a girdiğimde ürün stokta kalmadı uyarısını gördüm.

NOT: The Urban Grocer da, Deli Garage da internet üzerinde yaratıcılığın şahikası iki site. Bu gibi iş modelleri hakkında bir yazı yazmayı da planlıyorum.

21 Mart 2010 Pazar

Komşu Fırın'ın Osmanlı Ekmeği

Geçtiğimiz hafta Komşu Fırın'dan bir ekmek aldım. Bugün Pazar ve hala aynı keyifle yiyorum,  ekmeği henüz bitiremedim. Yeni ürün Osmanlı Ekmeği. Resimde gördüğünüz gibi kocaman bir somun. Kabaca 600-700 gr. gelir. Üzeri irmikle kaplı. İçinde irmik ve zeytinyağı var. Kabuğu çıtır, içi yumuşak ama sünger gibi değil. Dilimleri kocaman. Resimdeki dilimler fazla gözenekli, benim aldığım ekmeğin gözenekleri bu kadar büyük değil. Ekmeğimi kesekağıdıyla birlikte ağzı kapalı bir poşette tutuyorum, hala bayatlamadı. Şiddetle tavsiye ederim. Burada basın bülteninden ürün tanıtımı yapıyormuş gibi oldu ama, gerçekten çok beğendiğim için bu ekmeği tavsiye etmek istedim. Bu dolgun ekmeği yedikten sonra, bakkal ekmeklerinin ya da paketli ekmeklerin bu kadar hafif olması için neden yapıldığını merak ediyor insan...

23 Şubat 2010 Salı

Bu konsept tutar mı?

 
Nişantaşı Vali Konağı Caddesi'nde yanyana duran iki kahveciye (Starbucks ve Caffe Nero) nisbet yapar gibi tam karşılarına açilmış bir başka kahveci var: Zamane Kahvesi. Logosundaki güler yüzlü kağıt bardağa bakıp take away kahve servisi yaptığını sanmayın. Aslında gayet modern bir muhallebici burası.

10 Şubat 2010 Çarşamba

Küp şeklinde havyar

İnternette gördüm çok ilgimi çekti. Ünlü havyar üreticisi Petrossian, özel bir yöntemle havyarı presleyerek küp şeklinde havyar ezmesi parçaları oluşturmuş. 20 gr.'lık kavanozlarda 45 Dolar'a satışa sunuluyor. Her kavanozda ortalama 18 adet küp var. Küpler havayla temas etmesin diye özel bir yağ kullanılıyor, havyarın aromalı bu yağı dökmeyip başka yemeklerde de kullanabiliyorsunuz.


Peki bu havyar neyle nasıl sunuluyor? LA Times'ta yazılanlara göre, Hollywood'taki Petrossian Boutique and Restaurant'ın menüsünde limon ve füme somonlu linguini ve votkayla birlikte sunuluyormuş. Hmmm, ilginç... New York Times'taki bir makalede de yukarıdaki kanape fotoğrafını gördüm. Denemek lazım...

19 Ocak 2010 Salı

"Şampanya nasıl taşınır" derdine son


Maceralarımı yazmaya bir türlü başlayamadığım son yurtdışı seyahatimin dönüş yolunda, bana epey karın ağrısı çektiren bir şişe şampanyam vardı. "Başına bir iş gelmeden bunu memlekete nasıl götüreceğim?" diye epey kıvrandım. El bagajınıza alamazsınız, Duty Free'den kilitli poşetle verilenler dışında sıvı maddeye izin yok. Mecburen valize kondu. Şampanya dikey mi konmalı, yatay mı? Ne önemi var? Valiziniz uçağa yüklenirken karpuz gibi elden ele atılacak. Havaalanında bagaj teslim ederken aklıma gelen son çare, valize "kırılacak eşya" etiketi yapıştırtmak oldu. KLM'nin böyle bir uygulaması yokmuş. Şampanyam Allah'a emanet!

Bu sabah resimdeki şampanya kutusunu görünce, tasarımın lüks değil ihtiyaç olduğunu bir kez daha düsündüm. Resimdeki şampanya kutusu Avustralyalı tasarımcı Marc Newson'ın Dom Perignon şampanyaları için tasarladığı özel bir taşıma kutusu. The Black Box adı verilen kutunun içindeki özel kompozit malzeme sayesinde kıymetli şampanyanız sadece darbe ve dış etkilere karşı korunmakla kalmıyor, ortam sıcaklığından da etkilenmeden serin bir şekilde seyahat edebiliyor. Şimdilik Fransa'daki Dom Perignon satış noktalarında satılacak olan bu şampanya kutusunun fiyatı 200 Euro. Bir tane almak lazım, karın ağrısı çekmeye değmez...

7 Ocak 2010 Perşembe

Num Num şimdi de Bağdat Caddesi'nde

Num Num'ın Bağdat Caddesi'nde yeni açılan şubesini Ayşe Şakarcan blogunda yazmış. Detayları Ayşe'den alalım. 

Ayşe ve Can da pek çok kişi gibi  sinema  sonrası Num Num'ı tercih ediyor. Bazen ben de ediyorum. Fakat geçen gün yaşadığım çok ilginç bir tecrübe nedeniyle Num Num'da garsonların nasıl bir eğitimden geçtiğini merak etmeye başladım.

Avatar'a hafta sonu yer bulamayınca GMall'da hafta arası seansa bilet aldım. Öğle yemeği yememiş olduğum ve film de üç saat süreceği için, Num Num'da bir sandviç yiyeyim dedim. Restoranda 3 bilemediniz 4 müşteri var. Hesabı istemek için uzun süre, kız garsonumuzun müşterilerden bir oğlanla sohbetinin bitmesini bekledim. Hesap geldi, nakit ödedim. Hesabın üstü bir türlü gelemedi. Kız garsonumuzla oğlan garsonumuzun kikirdeyerek ceplerini karıştırmalarından bozuk para aradıklarını tahmin ettim. Para üstü geldi, eksik:
- Para üstü eksik geldi.
- 1.25 Lira eksik. Sizin bunu sorun etmeyeceğinizi düşündüm.
- Neye dayanarak?
- ?
- Müessese müşteriye borçlu kalmaz.
- ?
Para üstüyle birlikte faturanın da gelmediğini söyledim. Koşarak getirmeye gitti. Bütün bunlar olurken şef ya da sorumlu kişi iki masa ötede bilgisayarda birşeyler yapıyordu. Şefe dedim ki:
- Benim vaktim yok, sinemaya giriyorum. Siz arkadaşa, müessesenin kimlere borçlu kalıp kalmayacağını anlatın lütfen.

Restoran işi çok nazik bir iştir. Müşteri memnuniyeti çok önemlidir. Müşterinizi memnun etmek için hep kendinizden, daha fazlasını verirsiniz. Müşteri haksız bile olsa, "haksızsınız efendim" diyemezsiniz. Num Num gibi kendini ortalamanın üzerinde konumlayan bir işletmede (restorancılar müessese der) tüm personelin bunu biliyor olması gerekir. Bozuk para çıkışmadı mı?

- Size tam para üstü veremeyeceğim efendim, kredi kartıyla ödemek ister misiniz?
- Size tam para üstü veremeyeceğim efendim, bir kahve ikram ederek telafi edebilir miyim?

Problemi müşteriye bu şekilde iletseniz, kim olsa "sorun değil" der. Biraz nezaket ve düşünceli davranış ile hem müşteriye borçlu kalmamış olursunuz, hem de müşteriyi memnun etmiş olursunuz. Ben, mutsuz müşteri, burada oturmuş şu yazıyı yazıyorum.  İnsanlar okuyor. Mehmet Gürs durmadan çalışıyor. Vallahi Mehmet Gürs'ün emeklerine yazık oluyor...

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails