Seyahat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Seyahat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Haziran 2016 Pazar

Yunan Adaları'nda nerede, ne yenir? Tam tekmil Yunan Adaları rehberi

Bu çarpıcı başlık ve güzel fotoğraf ile okuyucuları cezbettikten sonra asıl konuya gelebiliriz: Hayır, Yunan Adaları'na gitmedim (yani yakın zamanda gitmedim) ve nerede, ne yediğimi anlatıp listeler halinde adalar rehberi vermeyeceğim. Hayal kırıklığına mı uğradınız? Yazımızın konusu tam da bu. İnternette karşılaştığımız yanılgı ve bilgi kirliliği...


Bloglar bilgi kaynağı mı, bilgi çöplüğü mü?
Tatlı Hayat Günlüğü'nü yazmaya başladığımdan bu yana bir yandan internet medyasının hemen hemen bütün araçlarını deneyimleme ve öğrenme sürecinden geçiyorum. Bu süreçte bir yandan öğrenen bir yandan da bildiklerini satan konumundayım. Hala öğrenecek pek çok şey var ve daha önce de yazdığım, oturmamış kurallardan dolayı yolumuzu deneme-yanılma ile bulmak zorundayız.

Bloglar, internet dünyasında herkese açık kişisel günlükler olarak doğdu. Ancak bugüne kadar, bu günlüklerin yemek tarifi paylaşım platformundan, yeni doğan çocukların gelişiminin kaydedildiği fotoğraflı anı defterine kadar pek çok işleve büründüğünü gördük. Hele sosyal medyanın, özellikle Instagram'ın katkısıyla hayatlar fotoroman tadında, gözler önüne serilmeye başladı. İnsanların  sevdiği, beğendiği, eğlendiği şeyle uğraşmasında ne sakınca var? Konuya bu kadar basitçe yaklaşırsak bir sakınca yok elbet. Ama teknik adamlara soracak olursanız, bloglar veya sosyal medya platformları  birer CMS (content management system)'tirler. Yani orada bir internet dünyası var, o dünyada gezinen milyonlarca insan. Bu insanları eğlendirerek, haber okutarak, arama yapmalarını sağlayarak ve daha pek çok yolla paralarını almak mümkün. Fakat küçük bir sorun var: Eski medyada olduğu gibi bilgi kaynağını (ansiklopedi mesela) veya haber kaynağını (gazete, televizyon gibi) "bi bilene para ödeyelim de yaptıralım" modeli için ne yeteri kadar zaman var, ne de para. E, o zaman ne yapalım? Verelim coşkuyu, imkanı (CMS), kim ne istiyorsa yazsın, çizsin. Bazıları mutlaka kayda değer olacaktır. Nitekim oldu da...

Gerek bloglar, gerek sosyal medya, geçtiğimiz 10 yıl içinde böyle bir evrimden geçti. Önce herkes internete istediğini koydu. Popüler olanlar, beğenilenler başı çektiler; diğerlerini de öyle yapmaya teşvik ettiler. Yatırımcılar ise hep nasıl para kazanacaklarını düşündüler. Sonuç? Her gün sosyal medyada geçirilen 2-3 saat, 10-15 dakikada bir akıllı telefonundan gelen bildirimlere bakmak, hesaplarını son bir kez kontrol etmeden yatmamak... Siz karar verin. Onca zaman harcadığımız ve "hiçbir şey kaçırmamak" için çaba sarfettiğimiz sosyal medya, bloglar ve internetteki siteler gerçek bilgi kaynakları mı yoksa bilgi çöplükleri mi?

Gerçek(te) bilginin kaynağı
Tüm bunların başlığımızla ilgisine gelince: Güzel bir görselin eşliğindeki "nerede, ne yenir" veya "rehber" lafından etkilenip yazıya tıklamışsanız, siz de yeni medyanın yeni kurbanlarından biri sayılırsınız. İnternette, sosyal medya ve bloglar aracılığıyla o kadar çok içerik paylaşılıyor ve çoğu o kadar birbirinin tekrarı ki; okutmak için "en iyi 5", "en güzel 7", "mutlaka görmeniz gereken ..." gibi ifadeleri kullanmak şart oldu. Mesela bu yazının başlığı "Ege'nin engin maviliklerine doğru" olsaydı tıklar mıydınız? Sanmam. İşte bu yazılı olmayan kurallar nedeniyle internet, dünyamızı bir yandan zenginleştirirken bir yandan da hepimizi (hem içerik üretenleri hem okuyucuları) kısır bir döngüye sokuyor. Kurban sayılırsınız derken döngüyü kıramadığımızı anlatmaya çalışıyorum.
Yazar için: Okunuyorum, öyleyse varım.
Okuyucu için: Beni cezbedecek neyin var? Bana görmediğim, duymadığım, arkadaşlarımla paylaşınca havalı olacağım bir şey ver.

Eğer bu yazı, gerçekten bu yaz ziyaret ettiğim üç-dört Yunan adasıyla ilgili olsaydı, sosyal medyada paylaşır mıydınız? Pek muhtemel. Oysa çoğu turist gibi ben de seyahate çıkarken Lonely Planet veya birkaç muteber seyahat rehberine göz atar, sınırlı zamanımda neleri görmem gerektiğine, neleri atlayabileceğime karar veririm. Dünyada kitlesel olmayan turizm alanında hala bu eski yöntem, seyahat sırasında ihtiyaç duyulan bilgileri sağlamada bir numaradır. Daha önceki yazılarımda anlattığım Wcities (yeni adı Cityseeker) veya başka markaların dijital rehberleri de var. Mantık ve verilen bilgiler aşağı yukarı aynı: Kısa şehir tarihi, önemli binalar, görülecek yerler, yeme-içme mekanları, konaklama, ulaşım vs. Biri kitap, biri uygulama. Eğer Yunan Adaları hakkında bilgi almak için bir rehbere değil de bana güveniyorsanız şu soruları sormama izin verin:
  • Benim, hayatımda ilk defa gördüğüm bir yer hakkında oralarda yıllarca yaşamış gibi anlatmam, ahkam kesmem, size gidilecek görülecek yerler hakkında tavsiye vermemde bir tuhaflık yok mu? 
  • Bu tavsiyeleri son derece büyük bir özgüven içinde "mutlaka gidin" gibi ifadelerle şişirmemde bir sorun yok mu? 
  • Veya okuyucuların, üniversite mezunundan üniversite hocasına, entelektüel seviyesi ne olursa olsun, burada okuduğu iki satır bilgi kırıntısını Facebook'ta arkadaşlarıyla paylaşırken "okumadan gitmeyin" yazması insan zekasına hakaret değil mi?
Yine kısa tutmayı beceremedim, vaktinizi aldım. Yukarıda karikatürize ettiğim yazım şekli, sadece bize özgü değil. Tüm dünyada değerli ya da değersiz her tür içerik artık böyle paylaşılıyor. Bu aşırı özgüven dolu, "ben bilirim" dili elbette Google arama motorlarını etkilemek için. Fakat öyle yaza yaza, bu yazıları yazanlar da konu hakkında otorite olduklarına inanmaya başladılar. Buzzfeed gibi siteler (yerli benzerleri de çok) bu kopyala-yapıştır-birleştir içerikleri, bu dili, bu üslubu kanıksamamıza neden oldu. Ama yukarıda anlattığım asıl bilginin kaynağı dururken bunlara bu kadar fazla itibar etmemizde, o sitelere deli gibi trafik ya da para kazandırmamız bir yana, en azından etik bir sorun yok mu?

19 Şubat 2010 Cuma

İnternet sizi vezir de eder, rezil de...

 
Yukarıdaki mide bulandırıcı resim için özür dilerim ama konuya dikkat çekmek için yaptığım küçük bir gazeteci numarası bu, affınıza sığınıyorum.

Geçenlerde TripAdvisor'dan gelen bir e-postayı açtığımda  ben de bu manzara ile karşılaştım. Tamamen şok ediciydi.

2 Şubat 2010 Salı

Richard Branson, şimdi de okyanusları fethediyor!

 
 Dünyadan uzaya ticari uzay yolculuklarını başlatan çılgın girişimci, macera tutkunu Richard Branson yeni bir ticari girişimiyle hayalgücünün sınırlarını zorlamaya devam ediyor. Branson'un yeni fikri, özel yapım bir denizaltı ile okyanuslarda turist gezdirmek. San Fransisco merkezli Hawkes Ocean Technologies ile anlaşan Branson, özel yapım Deep Flight Merlin modelini kendi müşterilerinin hizmetine sunuyor. 

11 Aralık 2009 Cuma

Biz eskiden...


Dün evde eski cep bilgisayarımı buldum. 2000 yılında satin aldığım Handspring Visor Deluxe. 8 MB hafizası var, siyah-beyaz, kalem pille çalışıyor. Ajanda, adres ve telefon defteri olarak kullanmanın ve arada oyun oynamanın dışında pek bir işe yaramıyor. O zamanın parasıyla 399 USD ödeyip almıştım. 2001 krizinde dolar fırladığında, ne kıymetli, ne şımarık bir oyuncak haline gelmişti.

Cep bilgisayarımı yeniden kurcalamaya başladığımda eski anılarımı hatırladım. O zamanın ileri teknolojisi olarak bu Visor ile neler yaptığımı yazayım, okuyucularım da biraz tebessüm etsin istedim:

* Visor, Palm OS 3 ile çalışıyordu ve herhangi bir şey yüklemek için Palm Desktop diye bir masaüstü uygulamasını kullanmanız ve USB cradle aracılığıyla bilgisayarınıza senkronize etmeniz gerekiyordu. Aynı şekilde Visor'dan herhangi bir bilgi almak için de senkronize ediyordunuz. Bu yüzden benim iş yerimde ayrı, evimde ayrı iki masasüstü uygulaması yüklüydü.

* Palm Desktop çok başarılı bir uygulamaydı, hala öyle... Buna alıştıktan sonra Outlook'u hiç sevemedim. Palm Desktop ücretsiz, denemenizi tavsiye ederim.

* Visor (ve tüm Palm'lar) dokunmatik ekranlı (touch screen) cihazlardı. Minik bir kalem yardımıyla ekrana el yazısı yazardınız, yazınızı tanırdı. Bu nedenle mikroskobik klavyeyle yazı yazmaya çalıştığınız pek çok cihaza göre daha pratik bir aletti.

* Visor'da kızılötesi (IRDA) veri iletimi özelliği vardı. Birisine kartvizit ya da telefon numarası vermek için kızılötesi bir cep telefonuna yaklaştırıp BEAM diyordunuz, sizin dijital kartvizitiniz anında karşınızdaki kişiye iletiliyordu. Şimdiki Bluetooth'la dosya paylaşmaya benzer bir yöntem. Fakat ne yazık ki o zamanlar pek çok kişi cep telefonunun neresinde kızılötesi göz var, bilmiyordu bile...

* Bir keresinde şehir dışında bir röportaja gitmiştim. Yazıyı acilen tamamlamam gerekiyordu. Dönüş yolunda röportaj kasetini çözdüm ve metni el yazısıyla Visor'a  yazdım. Ofise dönünce Visor'ı ofis bilgisayarına senkronize ettim, oldu-bitti...

*Handspring firması inovatif bir şirketti. Visor'ların tepesinde bir kapak vardı. O kapak çıkarılıp Spring Module denilen parçalardan biri takıldığında cep bilgisayarınız GPS olabiliyordu, cep telefonu olabiliyordu, MP3 çalar olabiliyordu vs. vs. Tabii o zamanlar iPod falan yoktu. Çok havalıydı çoook... O modüller yurt dışından sipariş ediliyordu.

* Palm cihazlar öyle zırt pırt internete girebilen şeyler değildi. AvantGo diye bir sistem vardı. Bir çeşit RSS. Beğendiğiniz bir siteye üye oluyordunuz (örneğin CNN ekonomi haberleri). Her senkronizasyonda son haberleri cep bilgisayarınıza yüklüyordu. Böylece siz de yolda falan haberleri okuyabiliyordunuz. Tabii geçen haftanın haberlerini okumak istemiyorsanız, sık sık senkronizasyon yapmanız gerekiyordu. Ben o zamanlar Time Out İstanbul'da çalışıyordum ve iş yerim Bebek'teydi. İşe giderken yolda Visor'dan haberleri okuyabilmek için evden çıkmadan önce bilgisayarımı açıp, internete bağlanıp (o da başlı başına bir işti) senkronizasyon yapıyordum. Böyle çılgın bir şeydi işte...

* İlk çıktığında cep bilgisayarlarını insanlar çok sevmişti. Bazı küçük uygulamalar yükleyip yeni fonksiyonlar kazandırabiliyordunuz. Örneğin İngilizce-İspanyolca sözlük yüklüyordunuz, alın size sözlük. E-book (elektronik kitap) yüklüyordunuz, cep kitabı oluyordu. Harita yüklüyordunuz, harita oluyordu. Bazıları paralı, bazıları parasızdı. Bunlar iyi hoş şeylerdi fakat öğrendiğime göre en çok cep bilgisayarını doktorlar satın almış, çünkü hasta bilgilerini ceplerinde taşımalarına olanak veriyordu.

* Cep bilgisayarlarına e-book yükleyip okuyabilme fonksiyonuna kafayı takmıştım. Bazı kitapları Türkçe e-book olarak yayınlamak için yayıncılarla görüştüm. Onlar da PDF kitaplara kafayı takmıştı, kitabın görselliği korunuyordu, kitabın parayla satılması gerekiyordu : ). Olmadı... 10 sene sonra Kindle diye bir şey var artık. Kitabın hem görselliği korunuyor hem cepte taşınıyor hem de kitap hala parayla satılabiliyor.

* Cep bilgisayarlarına o zamanlar city guide'lar (şehir rehberi) yükleniyordu. Örneğin Roma'ya mı gideceksiniz, Roma guide'ını yüklüyordunuz, restoranlar, müzeler, oteller.. nasıl gidilir, hangi tramvaya binilir vb. size ne lazımsa tüm bilgileri cebinizde taşıyordunuz. Bu hafta yurt dışına gideceğim, yıllar sonra yeniden cep bilgisayarıma bir şehir rehberi yükledim. Tıkır tıkır çalışıyor. Aslında biraz yavaş ama olsun, ne de olsa o, yaşayan bir dinozor sayılır...

NOT: Resimdeki daha yeni nesil bir cep bilgisayarı olan Palm Zire. Cep bilgisayarında şehir rehberi neye benziyor diye görmeniz için koydum. Basit ama işlevsel. Orada burada atılmış bir cep bilgisayarınız varsa, yolculuklarda elektronik bir city guide olarak kullanabilirsiniz. WCities'de Siyah-beyaz ve haritasız olan guide'lar ücresiz.

22 Temmuz 2008 Salı

Vişneli, limonlu, lale şeklinde nostaljik dondurma


Büyükada'ya ne zaman gitsem, başka bir şehre gitmiş gibi hissederim. Hatta başka bir ülkeye... Büyükada ve komşuları, İstanbul'a hem yakın hem uzak konumlarıyla, bambaşka bir yaşam kültürünü geliştirmeyi başarmış. Adada motorlu araçların yasak olmasını falan kastetmiyorum. Herşeyin pahalı, kıt ve "öyle" olmasının kabullenilmiş olmasını kastediyorum. Mesela adada tek bir fırın varsa (ikinci bir fırın açılsa, fırıncılardan biri aç kalabilir zira) ve saat 16.00'dan sonra simit çıkarmıyorsa, "o saatten sonra simit yenmeyeceği"nin öylece kabul edilmesini... Adada olunca, çoğu şeyi "öyle" yapmaktan başka pek fazla seçenek yok galiba...

Geçen hafta Büyükada'daydık (Sevgili Güliz Canbaz ile). Adanın çarşıya yakın sokaklarından geçerek, turistlerin olmadığı bir yerlere varmaya çalışırken, 12-13 yaşlarında bir delikanlının üç tekerlekli ahşap bir arabada dondurma sattığını gördük. Hani her köşe başında Algida dondurma satılmadığı, çocukların dondurmayı ancak lunaparklarda ya da kasaba panayırlarında falan gördüğü zamanlardaki arabalardan biriydi (İzlemedim ama, Dondurmam Gaymak filmindeki gibi). Vişneli, limonlu, kavunlu, kaymaklı, çikolatalı ve çilekli dondurma çeşitleri arasından seçim yaptık. Resimde benim vişneli ve limonlu dondurmamı görüyorsunuz. Delikanlı, yassı bir dondurma kaşığıyla biraz acemice, ama özene benzene külahı parça parça dondurmayla doldurdu. Külah sonunda lale şeklini aldı. Gözüme çok eğlenceli göründü... Dondurmanın tadı ise daha çok sorbeye benziyordu. Özellikle limonlusu. Güliz'e çocukluğunun Bursa'sındaki dondurmacıları hatırlatmış. Bana Sicilya'daki kafelerde espresso ile verilen limonlu- portakallı sorbeyi hatırlattı. Yaşasın nostalji!..


NOT: Şahane sorbet tarifleri için şahane bir blog: FXCuisine

19 Temmuz 2008 Cumartesi

Issız adada tek başına



Resimde gördüğünüz Yeni Zelanda'daki Adalar Körfezi'nin kuzeyinde yer alan "ıssız" bir adada yer alan Cavalli Island Retreat&Spa. Son derece lüks ve "stilish" bir tatil özlemi duyanların, eşe-dosta anlata anlata bitiremeyeceği bir yer. Yeni Zelanda'da yaz ayları sayılan Aralık ve Ocak ayları için şimdiden yer ayırtmakta fayda var. Zira bu tesis, spa, su sporları ve golf gibi olanaklar sunsa da, aslında çok küçük. Aynı anda sadece 6 kişiyi misafir edebiliyor. Öte yandan sessiz ve gözlerden uzakta bir yerde lüks bir tatil yapmak için ihtiyacınız olan her şeye sahip. Çünkü yaklaşık 20 personel de yeme-içme, masaj, dalış dersi, tekneyle denize açılma, golf sopası taşıma vb. konularda hizmette kusur etmemek için çalışıyor. Bütün bunların bedeli, özel yatla çevre gezileri ve dalış dersleri de dahil edildiğinde, iki kişi içon gecesi 20.000 Dolar.

Cavalli adını Roberto Cavalli'den mi almış, diye merak ettim. Malum, ünlü modacıların ünlü zincir otellerde güzellik merkezi ya da restoran dekore etmeleri, bu alanda yatırım yapmaları ve kendi adlarıyla yer açmaları sık rastlanan bir şey. Gerçi okyanusun ortasında, birkaç odalı ve tek katlı bu tesis, Roberto Cavalli'nin tarzını yansıtamayacak kadar sade göründü gözüme. Öyle değilmiş: Yeni Zelanda'nın kuzey doğusundaki Adalar Körfezi'nde yer alan bir grup küçük adanın adı Cavalli Adaları'ymış. İsim benzerliğine bak sen! Richard Branson'ın özel adası da Karayipler'deki Virgin Adaları'nda olduğundan, altında bir numara aramadan duramıyor insan...

10 Temmuz 2008 Perşembe

Eco-turiste eco-ada gerek!



Sağa baktım, sola baktım, yine bir Richard Branson girişimiyle karşılaştım: Branson, İngiliz Virgin Adaları'ndaki özel adası Necker'ın yakınlarında yer alan Mosquito (Sivrisinek) adasını 20 özel evin yer aldığı bir eco-tatil köyüne çevirmeyi planlıyormuş. Kendi enerjisini kendi üretecek tesiste yiyecekler de adada yetişen bitkilerden elde edilecekmiş. Son yıllarda yükselişe geçen bir eco-turizm trendi vardı: Turistleri dağa-yaylaya çıkarıp, manzaradan başka hiçbir lüksü olmayan yerlerde konaklatmak. Nedense, lüks kavramının doğallığa ya da çevreciliğe aykırı olduğu düşünülür. Kısmen anlaşılabilir bir düşünce olsa da, ben, tersinin de mümkün olabileceğini düşünürüm hep. Nitekim Branson da Mosquito adasında planladığı yerleşim için klimaları çalıştıracak enerjiyi rüzgar gücünden elde etmeyi planlıyormuş. Virgin Adaları yönetimi, projeye yeşil ışık yakmış. Proje hayata geçince, eco-turizm kavramının yön değiştireceğine bahse girerim...

29 Aralık 2007 Cumartesi

Nehirde yüzen ada ve içinden geçen köprü



Resimde gördüğünüz çelik yapı film dekoru değil. Avusturya'nın Graz şehrindeki Mur nehrini geçen köprünün ortasından geçen ve nehirde yüzen bir ada. Avusturyalılar'nın modern mimariye ne kadar meraklı olduğunu ve o tarihi yapının içinde modern mimari örneklerini ne kadar başarılı biçimde inşa ettiklerini Viyana'da görmüştüm. Graz'ı görmedim, fakat bu ada/köprüyü görünce Avusturya'da inşa edilmiş olmasına şaşırmadım. Mimar ve enstalasyon sanatçısı Vito Acconci tarafından 2003 yılında Graz'ın Avrupa'nın Kültür Başkenti ilan edilmesi anısına tasarlanmış. Nehrin iki yakasını bağlayan yaya köprülerinin arasında kafe, restoran, hediyelik eşya dükkanları ve bir amfitiyatrın bulunduğu bu çelik adacık inşa edilmiş. Tarihi Graz şehrinin bugün turistlerin en çok dikkatini çeken yerlerinden biri. Umarım yolumuz düşer...

15 Ekim 2007 Pazartesi

Bayram sevinci



Kısa bayram tatilinde kısacık bir seyahatim oldu Safranbolu ve Beypazarı'na. Şu konak şöyle şahane, bu konak böyle harika diyen binlerce blog var. Çoluk-çocuk çektirdikleri tatil fotoğraflarıni cümle aleme iftiharla sunan blog yazarları da... İşte ben de her turistin gördüklerini gördüm oralarda. Bir de bu bayram, beni çocuk gibi sevindiren "susamsız simit" yiyişim oldu, ki bu yazısının konusudur...

Arkadaşlarım bilir. Barbunya mı kurufasulye mi deseler, gözüm kapalı barbunyayı seçerim. Çay mı kahve mi deseler kahveyi; simit mi kruvasan mı deseler kruvasanı... "Kanın bozuk, Türk değilsin sen" diye dalga geçerler benimle. Simiti de hiç sevmem...

Bu bayram adını duyduğum ama daha önce hiç yemediğim susamsız simit tatma fırsatım oldu Safranbolu'da. Çok beğendim. Böyle harika bir şey varken, simiti neden susamlı yaptıklarını hiç anlayamadım. Tadı Almanlar'ın pretzel'i ya da Amerikalılar'ın bagel'ına benziyor. Biraz araştırınca içeriği de aynı. Un, su, maya ve iki kez pişirilmesi, bana aynı kökenden geldiğini düşündürdü. Yani simit önce suda haşlanıyor, sonra fırında pişiyor. Karadenizli ustaların simit ve hamur işlerinin çoğunu Rusya'dan; Amerikalılar"ın bagel'ı Polonyalı göçmenlerden öğrendiği düşünülecek olursa, asıl adı ne olursa olsun, bu başarılı çörek tarifinin dünyayı dolaştığı anlaşılabilir.

Susamsız simit ayva, gül ya da kayısı reçeliyle harika oluyor. Bu sayfada susamsız simit fotoğrafı bulamadığım için, pretzel fotoğrafına yer verdim. Çok benziyor gerçekten. Allah rızası için bilen biri İstanbul'da susamsız simit yapan bir fırının adresini versin : )

24 Eylül 2007 Pazartesi

Kayboluşu da, bulunamayışı da çok tuhaf...



Amerikalı işadamı ve maceraperest Steve Fossett, 3 Eylül'den bu yana kayıp. Nevada'da tek motorlu uçağıyla havalandıktan sonra bir daha haber alınamamış. Bu hafta sonu gazetede resimsiz bir haber vardı. İnternette ise geçen hafta Google üzerinden yürütülen bir kampanya haberini aldık. Tüm resmi ve sivil kuruluşların aramalarına rağmen bulunamayan Steve Fossett için internet kullanıcıları 85m X 85m'lik karelere bölünmüş uydu görüntülerini tarayarak uçağı, eğer düştüyse enkazını, değilse de arazi üzerinde görünen herhangi bir tuhaflığı bildirecekti. Bu çalışmalardan da bugüne kadar herhangi bir sonuç alınamadı.

Steve Fossett geçmişte balonla ve uçakla pek çok rekor kırmış biri. Denizde, karada, havada, buzulda, kısacası insanoğlunun sınırlarını zorlayan her yerde yaşam mücadelesi vermiş bir maceraperver. Resimde Richard Branson'ın sponsorluğunda hiç durmadan ve yakıt ikmali yapmadan dünya ç´vresini dolaşma rekoru kırdığı uçağının önünde görünüyor (2005). Fossett'ın hiçbir iz bırakmadan kayboluşu da, şimdiye kadar herhangi bir ipucu bulunamayışı da çok esrarengiz. AFP ajansının haberinde, bu olayın 70 yıl önce Pasifik Okyanusu üzerinde kaybolan Amelia Earhart vakası kadar esrarengiz olduğuna dikkat çekiliyor. Benimse aklıma X Files'ta Ajan Mulder'ın kayboluşu geliyor, ne alakaysa... Beklemekten başka yapacak bir şey yok gibi görünüyor : (

7 Temmuz 2007 Cumartesi

Kim demiş karavan demode diye?





'60'lı, '70'li yıllarda Almanya'dan Türkiye'ye tatile gelen ailelerde vardı karavan. Karavanla tatile çıkmak, kilometrelerce araba kullanmak ve beğendiği yerde konaklamak o yılların özgürlükçü düşüncelerinin tatil anlayışına yansıması olarak yerleşti. Kendi adıma çocukken karavanla tatile çıkmanın anne ve babanın da dahil olduğu harika bir evcilik oyununa benzediğini düşünürdüm. Heves ederdim... Hiç karavanla tatile çıkmadım. Sonraları çalışmaya başlayınca yılda bir hafta tatili bile zor bulur hale gelince, karavan ve çadır tatili gibi şeyler bana pek ütopik gelmeye başladı. Bir ay tatilim olsa 10 gününü çadırda ya da karavanda geçirirdim. Ama zaten bir yıl boyunca iple çekilmiş bir haftanız varsa.... Hiçbir aksiliğe, hiçbir kötü sürprize tahammül edemezsiniz. O bir hafta o kadar değerlidir ki; rötar yapmayan uçaklar, kaybolmayan bagaj, sıra beklenmeyen gümrükler, her tür konfora sahip oteller ve yeni yerler görmenizi sağlayacak şehirler listesi içeren organize tur paketlerinden başka tatil hayaliniz olamaz. Turizm şirketleri de bunu gayet iyi biliyor zaten...

Bu sene yeni işimde henüz yıllık izin hakkım olmadığı için koca yaz nasıl geçecek diye düşünürken, Hasankeyf'e trenle yapılacak bir gezinin duyurusu geldi e-postama.Hasankeyf'e Sadakat Treni adlı gezi 30 Ağustos tatiline rastlayan haftada, 5 gün sürüyor. Gidişte ve dönüşte trende uyunuyor, bir gece de Hasankeyf'te konaklanıyor. "Hasankeyf'te otel, pansiyon vb. sınırlı olduğundan çadır ve uyku tulumunuzu yanınızda getirin" deniyor. Tren yolculuğunu severim oldum bittim. Fakat şu çadırda yatma kısmı beni biraz düşündürdü. önce benimle bu geziye katılmak isteyecek arkdaş bulamadım. Kimse önce trende, sonra yerde yatarak 5 gün harika tatil yapabileceğini düşünmüyordu. Sonra turizm acentesinin telefonları açılmayınca bu acentenin pek de iyi hizmet veren bir acente olmayabileceğini düşündüm. Gezi programını iyice inceleyince, konaklamadaki en büyük problemin nerede uyunacağı değil, nerede duş alınacağı ve nerede tuvalete gidileceği olduğunu fark ettim. Trende banyo olmadığına ve Hasankeyf'te otelde kalınmadıgına göre... Gezide aklım kaldı ama, yaz sıcağında 5 gün sivrisinekler tarafından yenmek, yapış yapış ter içinde kalmayı gözüm hiç kesmedi.

Bu sabah internette dolaşırken yukarıda resmi olan karavanı gördüm. www.sundancecatalog.com sitesinde 24.000 dolara satılan bu mini karavan, Amerikalılar'a harika bir yaz tatili geçirtecek bir çözüm olarak sunuluyor. Arabanın arkasına bağlanabilen karavanda yatak, ocak, eşya saklama bölmeleri, açıldığında altında oturulacak gölgelik alan yaratan bir tente de var. Benim gibi "macera istiyorum ama sefil olmak istemiyorum" diyenler için harika bir seçenek olabilir. Fiyatını da Türkiye'de satılmadığını da bir kenara bırakacak olursak, karavanla tatile gitmek kulağa hala çok cazip geliyor...

10 Mayıs 2007 Perşembe

Deniz mahsullerini sevmeyen var mı?



Bugün mail kutumdaki CITY Magazine'in newsletter'ı sayesinde harika bir restoran öğrendim. New York'taki Lure Fishbar. Resimdeki restoranın somon tartarı (olsa da yesek!). SoHo'daki Lure Fishbar, yakın zamanda Time Out New York okurları tarafından En İyi Yeni Deniz Masulleri Restoranı seçilmiş. Ne diyeyim? Öyle görünüyor...

9 Mayıs 2007 Çarşamba

Kahraman tren çılgın havayollarına karşı!


Tren denince nostaljik, geçmişte kalmış bir vasıta mı geliyor aklınıza? Çoğu kişinin gelebilir... Benim gelmiyor. İtalya seyahatimde Eurostar'a binme fırsatım olmuştu. Kısa ama benim için unutulmaz bir yolculuktu. 400 kilometreyi 1 saat 50 dakikada kat ederken, rayların üzerinde giden bir uçakta gider gibiydim. Roma'dan Napoli'ye kadar gördüğümüz İtalya kırsalı manzarası da yanında hediye...

Bugün Transsibirya Ekspresi'nin yeni treni Golden Eagle'ın sefere başladıgıyla ilgili bir haber okudum. Moskova'dan kalkıp Kazan, Irkutsk, Baykal gölü ve Kabarovsk üzerinden Vladivostok'a ulaşan trenin 21 lüks vagonu ve iki restoranıyla bir barı var. Lüks birer otel odası gibi döşenen kompartmanlarda duş, plazma tv ve klima var. Kasım ayına kadar tüm biletleri satılan Golden Eagle'da Gold ve Silver kategorilerinde kompartmanlar var ve fiyatları 16.000 - 19.000 dolar arasında değişiyor.

Son yıllarda terör korkusu ve küresel ısınmaya neden olmakla itham edilmeleri yüzünden yolcu sayısını arttırmak için akla hayale gelmedik kampanyalar düzenleyen havayolu şirketlerinin asla sağlayamayacağı bir konfor ve keyif vaad ediyor Transsibirya trenleri. Bir kenara yazdım, bir gün mutlaka...

NOT: "Hiçbir havayolu şirketi" dedim ama Hindenburg zeplini ile ilgili bir belgesel izlemiştim. Titanic'in uçanını düşünün. İşte öyle bir şeymiş Hindenburg ile seyahat etmek... 1937'de New jersey'e inmek üzereyken düşmüş. O zamanın medyasında gözleri önünde cereyan eden bu kaza, çok geniş yankı uyandırmış. Bu da, zeplinlerin güvenli olmadığı kanaatini oluşturmuş. Zeplin diye bir taşıt tarihe karşmış... Şimdilerde Las Vegas'ta turist gezdiren nostaljik bir zeplin var. Onu da bir kenara yazıyorum...

22 Nisan 2007 Pazar

Değer katmak...




Geçen yıl İspanya'nın şaraplarıyla ünlü Rioja bölgesinde açılan bir otel, ilginç şekliyle internette ve gazete köşelerinde bolca yer almıştı. Bizde mimarlık sanattan sayılmadığından, şimdi mimarın adını sorsam kimse hatırlamaz (gerçi resim ve heykel sanat sayılıyor da ne oluyor? Kaçımız 5 tane, dünyaca ünlü ve şu anda yaşayan çağdaş ressam sayabilir?). Otelin adını ise hiç hatırlamayız. Neyse, didaktikliğimle okuyucuyu kıvrandırmayayım: Ünlü mimar Frank Gehry'nin tasarladığı Hotel Marques de Riscal, kırmızı, altın ve gümüş rengi dalgalı metalik çatılarıyla geçen yıl çok konuşulmuştu.

Efendim İspanya'nın bağlık bahçelik kırsalında, ne alaka tasarım otel yapıp, içine de spa açıp, odalarını da Bang&Olufsen televizyonlarla donatmak? Dubai'ye ta uzaydan bile görülen palmiye şeklinde ada yapıp (kitsch'lik abidesi), üstüne 200 tane villa kondurup, ateş pahasına satmak ne alakaysa, o alaka... Bu oteli yapmayı akıl edenler, "katma değeri yüksek ürün/hizmet" kavramını çok iyi anlamışlar belli ki. Zira öylesine bağlık bir araziye pahalı, değerli (tasarım değeri yüksek) ve son derece konforlu bir otel yaptırıp, İspanya'ya gelenleri o otelde daha iyi ağırlamayı vaad ediyorlar. Sadece bu değil, oteldeki Caudalie Spa, üzümden üretilen çeşitli kozmetiklerin kullanıldığı lüks bir arınma ve bakım merkezi. "Gelin, tabiatın ortasında, üzümün bütün nimetlerinden (yemek, şarap, kozmetik, manzara, Allah ne verdiyse...) yararlanın" diyerek beni bile ayartabiliyorlar. Yatırımlarının meyvesini toplamaya başladılar mı? Evet, daha şimdiden Rioja'daki Caudalie Spa, Conde Nast Traveler'ın 2007 Hot List'ine girdi bile. Başarılı girişim diye buna derim ben...

NOT: Caudalie Spa, şu günlerde Arnavutköy'deki pahalı ötesi Hotel Les Ottomans'ın içinde de bir şube açtı. Fotoğraflarını basınla paylaşırlarsa, burada yer vereceğim inşallah...

31 Mart 2007 Cumartesi

Sahibinden kiralık ada



Yaz gelmeden tatil konusunu açmak ne kadar doğru diye sormayın. Tatil meselesi hayal kurmakla alakalı olduğu için zamanı mamanı olmaz.

İnternette dolaşırken kiralık adalarla ilgili bir haber buldum. Bize oldukça uzaklar, tabii coğrafi bakımdan... Otelde tatil köyünde çoluk çocuk gürültüsü, kalabalık falan istemiyorsanız ya da balayında gerçekten eşinizle başbaşa kalmak istiyorsanız, bir göz atın:

Necker Island: Bu ada British Virgin Takımadaları'nda yer alıyor ve Virgin şirketlerinin sahibi Sir Richard Branson'a ait. Adada Branson'un malikanesi var, fakat bu cennet ada gecesi 40.000 USD karşılığında kiralanabiliyor.

Musha Cay: Bahamalar'daki Copperfield Körfezi'nde yer alan Musha Cay, tanrı vergisi nimetleri akıllıca paraya çevirmeyi başarabilmiş işletmeciler tarafından bir tatil cennetine dönüştürülmüş. Gecesi 24.750 USD

Isla Kiniw: Karayipler'deki Curaçao yakınlarındaki Kiniw adası, egzotik, tropik ve görece mütevazı bir ada. Ana karaya yakın olduğu için pek ıssız sayılmaz, haftalık 5.950 USD'ye kapatabilirsiniz.

Brandy Hill Island: ABD'de Connecticut açıklarındaki 1 dönümlük Brandy Hill Adası'nda sadece 6 kişinin konaklayabileceği bir ev ve ağaçlar var. Adaya tekne dışında hiçbir şeyle ulaşılamıyor. Küçük ve ıssız. Haftalığı 1.500 USD.

Dream Island:
Tahiti'deki Moorea Adası yakınlarındaki Dream Island, çok küçük ve tropik bir ada. Gecesi 400-600 USD. Yolunuz düşerse...

10 Mart 2007 Cumartesi

Zenginin düğünü züğürdün gündemini meşgul etmeye devam ediyor...



Aslında bugün küresel ısınmayla ilgili başka bir haber yazacaktım ama, Liz Hurley ile Arun Nayar'ın düğünü daha renkli... Tatlı Hayat, adı üstünde, pastanın kremasını, soğanın cücüğünü yiyen bir site. Düğun vesilesiyle Hindistan'ın tanıtımına da katkıda bulunalım...

Resimde görünen saray gibi yer, düğünleri günlerdir konuşulan çiftimizin Hindistan'daki düğünlerinin mekanı. Ünlü lüks oteller zinciri Taj Hotels'in Jodhpur'daki (Hindistan'ın Rajastan eyaletinde) Umaid Bhawan Palace oteli. Otelde yapılacak kutlamalarla ilgili ayrıntıları diğer blogumda yazıyorum. Burada sadece Hindistan'ı fakir, sefil, pis bir ülke ve hippilerle backpacker'lardan başka hiçbir turistin rağbet etmeyeceği bir yer zannedenlerin dikkatini çekmekk istiyorum. Hindistan, Güneydoğu Asya ülkelerinin çoğunda olduğu gibi son on yılda ardı ardına açılan egzotik spa ve golf otelleriyle dolu. Bir zahmet Google'da "India" ve "luxury resort" kelimelerini arayın. Neler bulacağınıza inanamayacaksınız...

3 Ocak 2007 Çarşamba

Cream&Dream






Her sene bayram tatillerinde akın akın Avrupa şehirlerine gidiyoruz. Üç ya da dört gün hava değişikliği olsun diye... Yeni bir şehri, yeni bir kültürü tanımak için. Bu bayram hiçbir yere gitmedim ama kelimenin tam anlamıyla "tadı damağımda kalan" geçen yılki Prag gezimi anmadan da edemedim...





Prag'a gidenler bilir. Tarihi yapıları çok iyi korunmuştur. Şehri gezerken kendiniz başka bir yüzyılda sanırsınız. Eski şehir küçücüktür, kaleye gitmeyecekseniz şehri yarım günde gezersiniz. Bunun için biblo sehir denir Prag'a.

Pariziska Caddesi şehrin en şık caddesidir, en güzel mağazalar sağlı sollu dizilidir. Prag'ta zenginlik, ihtişam ve gösterişle eşanlamlı olmadığından; biraz da tarihi yapıların tasarımı kocaman kocaman vitrinlere yer bırakmadığından, caddede dolaşırken dikkatli olmalısınız. Hiç tahmin etmediğiniz daracık kapıların ardında harika dükkanlar bulabilirsiniz.

Yeni bir şehre gittiğimde zamanım sınırlıysa, şehrin "tadını çıkarmayı" "herhangi bir şeyin daha ucuzu burada var mı acaba?" diye bakınmaya tercih ederim. Doğrusu Prag, damak tadına düşkün olanların gerçekten "tadını çıkarabileceği" bir şehir. Tabii önceden dersinize iyice çalışmak şartıyla... Çünkü mönüler ve tabelalar Çekçe. Dışarıdan size çok kasvetli ve karanlık görünen bir restoran, aslında şehrin en iyilerinden biri olabilir. Çekçeniz yoksa nereden bileceksiniz? Ya da her gittiğiniz yerde hamburger ya da spagetti mi isteyeceksiniz?

Prag'a gidip de şehrin tadını nasıl çıkaracağınızı ayrıca yazacağım. Ancak bu şehri benim için unutulmaz kılan lezzete gelmek istiyorum: Cremeria Milano. Pariziska Caddesi 20 numaradaki Cremeria Milano, İtalyan usulü kaymaklı dondurma yapan bir franchise dükkan. Prag'ın diğer ucunda, Husova Caddesi'nde de bir başka şubesi var. Fakat Pariziska Caddesi'ndeki tarihi bir binanın içinde, perdeler merdelerle süslü, Markiz Pastanesi görünümünde bir yer. Ben diyeyim 30, siz deyin 40 çesit dondurma var. Ayrıca franchise sahibi Cream&Dream firmasının üretimi çikolatalar, drajeler ve diğer şeker türleri dizi dizi raflarda.

Cremeria Milano'yu arkadaşlarım ve benim için unutulmaz kılan yalnızca tadı damağımızda kalan kapuçinolu dondurma değildi. Beyaz önlüklü ve beyaz eldivenli, güleryüzlü garsonları, kristal avizeli salonu, bordo kadife perdeleriyle tiyatro dekorunu andıran bir mekanda dondurmayı kutsama ritüeline katılmışsınız hissi yaratan atmosferiydi. Orası sedece dondurma ve pasta yenen bir yer değildi (ki yan masadakiler şampanya içiyordu gün ortasında). İtalyan usulü dondurmanın, Çek usulü bir zarafetle tadına varıldığı gizli bir mabetti...

Cremeria Milano'da görevlilerle konuşurken bize bu markanın franchise olduğunu ve İstanbul'da da şube açılacağını söylediler. Aman allahım, ne mutluluk!!!
Geçen kışı İstiklal Caddesi boyunca turlayarak ve "Cremeria Milano atmosferine uygun bina hangisi olabilir?" diye tahmin etmeye çalışarak gecirdim. Nihayet o bölgede kafe sahibi bir arkadaşım yerini tarif etti de bulabildim. Koşa koşa gittim, ama tam bir hayal kırıklığıydı.

Sarı duvarları ve ustaların Kalebodur dedikleri beyaz seramik döşemeleriyle zarafetten çok uzak, sıradan bir dondurmacı görünümündeydi. İçeride masalar vardı ama herhangi bir özel atmosfer yoktu. Aksine son derece vasattı. Dondurma servisi de, servis elemanları da aynı şekilde hayal kırıklığı yarattı.

Duydum ki medar-ı iftiharımız Dondurmam Gaymak filminin galasında konuklara Cremeria Milano'nun dondurmasından ikram edilmiş. Endüstrileşmiş üretime karşı kahramanca direnen insanların anlatıldığı bir filmin tanıtımında bu kadar butik bir ürünün seçilmesi çok güzel. Konuyla son derece örtüşen bir seçim olmuş, kim akıl ettiyse bravo... Dondurmam Gaymak'ın yapımcılarının karakterlerini Cream&Dream ile özdeşleştirmek istemelerini anlayabilirim de; şöhretini lezzetinden ve sunumundaki şıklıktan alan bir markanın, Türkiye'de neden bu şekilde temsil edildiğini bir türlü anlayamadım...

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails