Önceki gün kaldığımız yerden devam ediyoruz:
Krizin geldiğini nasıl anlarsınız?
Geçenlerde Guy Kawasaki'nin blogunda okumuştum. Ekonominin kötüye gittiğini nereden anlarsınız sorusuna esprili bir yanıt vermiş: Google'da klozetleri artık ısıtmıyorlarsa, kriz gelmiştir diyor.
Bizde ise en görünür belirti borsa ve kurlardır. Borsa ve döviz kurları bir günde fırlar ya da inerse, krizin kapınıza dayandığını ve hatta kapınızı kırmaya yeltendiğini anlayabilirsiniz. Borsada paranız yoksa bile televizyonlarda ve gazetelerde yapılan kriz haberlerinden, çarpıcı haber başlıklarından ülkede ekonomik bir çalkantının hüküm sürmekte olduğunu da kolayca anlayabilirsiniz. Hala "Ama bayram tatilinde bütün oteller doluydu. Millet su gibi para harcıyor, kriz mriz göremiyorum..." mu diyorsunuz? Bekleyin! Onlar grip olmuş da, haberleri yok... Bir iki güne yatağa düşerler.
Toplumda orta halli denilen kişiler genellikle sabit gelirli kişilerdir.Bu kesim maaşlı ya da serbest çalışarak, belli bir aylık gelirle geçimini sağlar. Nakiti olmadığında borçlanır, borçları arttığında harcamalarını kısar. Öyle ya da böyle, o gelirle hayatını sürdürür. Ülkemiz orta hallilerin çoğunluk olduğu bir ülke olmasa da, düzenli gelirleri sayesinde, piyasanın dinamiklerini orta halli kişilerin tüketim davranışları belirler. Mesela kredi kartına bilmem kaç taksit sistemi, bu kesimin düzenli geliri sayesinde bugünlere gelmiştir. Perakende sektörünün büyük bir bölümü, bu kesimin tüketim alışkanlıklarını dikkatle izler.
Üst orta ve üst gelir grubu ise, daha çok risk alan yüksek maaşlı çalışan veya işveren konumundaki kişilerden oluşur. Krizden en çok korkan ve en çabuk etkilenen kesim bu kesimdir. Tersi de doğrudur. Kriz karşısında en çabuk önlem alan kesim yine bu kesimdir. Şimdi bunu somut bir örnekle anlatalım. Bakalım kendinizi bu senaryoda uygun bir role yerleştirebilecek misiniz?
Yaşanmış (veya yaşanması olası) bir kriz senaryosu
Ülkenin birinde haddinden fazla kişiye, önüne arkasına pek fazla bakmadan tutsat (mortgage) kredileri verilmiştir. Haliyle borcunu ödeyemeyenler olmuştur ve bankaların evdeki hesapları çarşıya uymamıştır. Borcunu ödeyemeyen kişilerin evlerine el konmaktadır ancak bu evleri nakite çevirmek iki günde mümkün olmamaktadır. Dolayısıyla ülkenin birinde, yanlış hesap sonucu mağdur olan tek grup evsiz ve borçlu vatandaşlar değildir. El koyduğu bir sürü boş ev ve boş kasalarıyla bankalar da mağdurdur. Bazı bankalar batmanın eşiğine gelir. Haliyle sıkışan ya da batan bankaların borsalardaki hisseleri düşer. Bu durumda sadece o ülkenin borsası ve borsada parası olanlar değil, o ülkeyle iş yapan pek çok şirketin hissleri de kendi ülkelerinde alt üst olur. Her ne kadar o ülkenin hükumeti bankaların batmasına izin vermeyeceğini, gerekirse bankaları teker teker satın alacağını söylese de, bu kadarı piyasaları düzeltmeye yetmez.
Uluslararası yatırım bankaları ve çokuluslu şirketler başta olmak üzere dünyanın dörtbir yanında sıkıntı başlar. Bu dalgalanmada borsada parası olanlar para kaybetmiştir. Döviz dalgalanmaları sırasında bazı kişiler para kaybederken, bazıları artan döviz kuru sayesinde çok yüksek kazançlar elde etmiştir. Öte yandan dövizle iş yapan kişiler (örneğin ithalat yapanlar), kur artışı karşısında dün 3 liraya aldığı şeyi bugün 4 liraya almakta ve büyük bir ikilemle karşı karşıya kalmaktadır: Ya kur farkını satış fiyatına yansıtacaktır -ki bu durumda TL geliri olan alıcı ürünü almaktan vazgeçecek ve satışlar düsecektir- ya da kardan ödün verip fiyat farkını müşterisine yansıtmayacaktır. Hangi seçeneği seçerse seçsin, geçmişteki kazancını elde edemeyecektir. Daha basitçe anlamak için dijital fotoğraf makinesi satan bir mağaza düşünün. Bu mağaza döviz dalgalanmasından sonra, Ekim ayında ithal ettiği ürününü, Eylül ayında ithal ettiği fiyatın %20 fazlasına satın alıyorsa ve TL cinsinden fiyatlarını arttırmamayı seçtiyse,otomatik olarak geliri %20 düşmüş demektir. Tabii böyle bir dalgalanma durumunda satışların hiç düşmediğini varsayarsak -ki o da düşer.
Eğer mağaza dolarla kira ödüyorsa, maliyetlerinde de otomatik olarak artış meydana gelmiş olacaktır. Tüm bu gelir azaltıcı faktörlerle boğuşurken, Türkiye'de kredi kartına bilmem kaç taksit yapma alışkanlığı nedeniyle, bugün sattığı ürünün parasını minik minik taksitler halinde ancak 6, 8 veya 10 ayda tahsil edebilecektir. O arada döviz kimbilir kaç TL olacaktır ve vade farkından kaynaklanan bir başka zarar potansiyeli daha kapıdadır.
Ne demiştik? Ekonomik kriz deprem gibi bir şey değildir. Bir gecede dünyanız başınıza yıkılmaz. Fakat... Elektronik mağazası gelir kaybını nasıl telafi edeceğine bakar. Kendi alacaklılarına ödemeleri geciktirir. Mesela faturalarını bir ay sonra değil iki-üç ay sonra öder. Dişini geçirebildiğine bunu yapar; dişini geçiremediğine paşa paşa ödeme yapar ama kendi kasasında işini döndürmek için para kalmaz. Mesela kira, elektrik faturası ve personel maaşlarını ödemek, varsa şirket arabalarının benzin vb. giderlerini karşılamak için nakite ihtiyaç duyulur. Mağazanın alacaklılarına dişini geçirebildiğini ve ödemeleri ertelediğini varsayalım. Mağazada çalışan personel için hala hayat güllük gülistanlıktır. Personel maaşını alır, bayramda tatilini yapar. Mağazada işler nasıl diye sorduğunuzda, satışlar devam ettiği için "iyi" diyecektir. Maaşını alabilen başka şirketlerin personeli de hala dijital kamera falan gibi hiç de acil ihtiyaç sayılmayan şeylere para harcayabilmekte ve 8-10 ay vadeyle borçlanmakta sakınca görmemektedir. İşte, grip olmuşlar da haberleri yok dediklerimiz bunlardır.
Mağaza ile iş yapan bir taşıma şirketi düşünelim. Elektronik eşyaları mağazanın çeşitli şubelerine getirsin-götürsün. Bu şirkette de kamyonetler, şoförler ve başka personel olsun. Mağaza, bu şirkete her ay düzenli ödeme yaparken, kendi nakit sıkışıklığı nedeniyle, nakliye şirketine ödemesini geciktirsin. "Ödemeni 60 gün sonra yapacağım, işine gelirse..." desin. Nakliye şirketi zarar da olsa, bunu sineye çeksin. Hala herkes için ortalık güllük gülistanlık olarak görünebilir. Ta ki nakliye şirketinin ikinci, üçüncü ya da dördüncü müşterisi de aynı şeyi yapana kadar... Nakliye şirketi Ekim ayında tahsilat yapamaz, Kasım ayında da. Oysa personele maaş ödenmesi gerekmektedir, araçlara da benzin alınmalıdır. Yapılacak şey basittir: Kime dişini geçirebiliyorsa onun ödemesini geciktirmek, geri kalan zorunlu ödemeler için de ya borç almak (kredi vb) ya da patronun cebinden şirkete nakit koyması.
Bu nakliye şirketinin küçük bir şirket olduğunu varsayalım. Bu belirsizlikte nakliye şirketinin patronu borca girmek istemiyor diyelim... Cebinden şirkete sermaye koyar ve Ekim ayını da böyle geçirir. Fakat Kasım ayında yine para lazımdır, tahsilatlar gerçekleşememiştir ve yeterince para yoktur. Yanında çalışanlara ay başında "Kusura bakmayın arkadaşlar, mümkün olan en kısa zamanda maaşlarınızı ödeyeceğim" der. İşte o gün krizin bireyleri etkilemeye başladığı gündür.
Devam etmeye gerek var mı bilmiyorum... Mağazaya geri dönecek olursak, işler biraz daha düzelmezse, mağaza şubelerinden birini kapatmaya karar verebilir. Personelin bir kısmını işten çıkararak maliyetleri kısmaya, krizden en az zararla çıkmaya çalışabilir vs. vs.
Ekonomik krizden korkanlar ve korkmayanlar tatlı hayatlarına nasıl devam edecek?
Bizi izlemeye devam edin...
Sinema, yemek, seyahat, lüks tüketim, iletişim teknolojileri ve günlük hayattaki şeylere dair ...
31 Ekim 2008 Cuma
30 Ekim 2008 Perşembe
Tatlı hayatın sonu: Nur topu gibi bir krizimiz oldu!

Geçen hafta, Diyarbakır 1. Sulh Ceza Mahkemesi'nin kararıyla Blogger.com'a erişimimizin engellenmesi ve binlerce blog gibi Tatlı Hayat'a da erişemez olmamız, bu yazıyı yazmamı erteledi. Son bir aydır ekonomik krizle yatıp kalktığımız için,kriz tecrübelerimi ve gözlemlerimi Tatlı Hayat okurlarıyla paylaşmak istiyordum.
Aslında erişimin engellenmesi bahane. 2001 krizinin etkilerini yaşamış, paranın varlığı ve yokluğu kavramlarına fazlasıyla kafa yormuş biri olarak, bir mini rehber hazırlamak istiyordum. ... ama nerdene başlayacağımı bilemedim. Evet, toparlayabilirsem: Ekonomik Krizden Korkanlar ve Korkmayanlar İçin Tatlı Hayat Rehberi
Ekonomik kriz nedir?
Ekonomist değilim. Hatta üniversitede de hiç ekonomi dersi almadım. O nedenle ekonomik krizin tanımını yapmak bana düşmez. Ekonomik kriz dendiğinde, piyasalarda doların ya da borsanın inip-çıkması dışında büyütülecek pek bir şey göremediğinizi, insanların neden bunu bu kadar abarttığını mı söyleyeceksiniz? O zaman sizin anlayacağınız dilden bir ekonomik kriz tarifi yapabilirim.
1. Ekonomik kriz deprem gibi bir şey değildir. Yani bir gecede hayatınızı yerle bir etmez (Ona başka bir şey deniyor, devalüasyon mu ne...). Daha çok grip gibi bir şeydir. Alt tarafı biraz soğuk aldığınızı sanırsınız, büyütecek bir şey olmadığını düşünürsünüz. Ama sadece sizi değil, sizinle birlikte çevrenizdeki herkesi etkisi altına alır. Kimin kime bulaştırdığı belli değildir. Ayakta atlatacağınızı sanırsınız, kendinizi yatakta bulursunuz. Bugün değilse yarın, yarın değilse öbür gün... Yatağa düşmemeyi başarsanız da, işe gelmeyen arkadaşlarınızın işlerini üstlenmeniz gerekir. Yani öyle ya da böyle etkilenirsiniz.
2. Ekonomik kriz deprem gibi bir şey değildir. Akşamdan sabaha hasar tesbiti yapamayabilirsiniz. Ama başbakanınız televizyonlara çıkıp "hamdolsun, iyiyiz" diyorsa , ekonomi bilgisinin benden daha az olduğundan ya da hasar tesbitini bankada kendi hesabına bakarak yaptığından (ve daha beter günler göreceğinizden) emin olabilirsiniz.
3. Ekonomik kriz deprem gibi bir şey değildir. Önce komşuda pişer. İş adamları, yatırım ve danışmanlık şirketleri falan en az bir sene "kriz geldi, geliyor" diye söylenir. Herşey yolundaymış gibi görünürken bile patronunuz yılbaşında istediğiniz zammı yapmıyorsa, bunu kişisel almayıp, piyasaların durumuyla ilgili bir anlam çıkarmalısınız.
Arkası yarın...
12 Eylül 2008 Cuma
İnce belli bardağa bir de bu tarafından bakmak
İnce belli bardakla çay içilen bir kültürün içinde büyümüş olsam da, zaman zaman çay bardağının çay içmek için çok küçük olduğunu düşünür, neden böyle bir bardakla çay içmeyi seçtiğimizi anlamaya çalışırım. Üstelik içinde sıcak çay varken bardağı tutmak da çok zordur. Sadece çay bu bardakta güzel göründüğü için mi bu alışkanlığı edindik? byAMT Studio tarafından tasarlanmış bu bardakları görünce, ince belli bardağın bu sorunları bir derece giderilmiş olduğunu düşündüm. Bardağın kenarındaki boşluklu cam katman sayesinde elimiz yanmaz. İsteyen altından da tutabilir.
Kültürün algıya etkisi:
Bir batılıya göre: shot glass boyunda cam bir bardak = likör içmek
Bir doğuluya göre: shot glass boyunda cam bir bardak = çay içmek
30 Ağustos 2008 Cumartesi
Ayşegül'ün tatlı rüyası ve Ayşe Arman'ın egosu

Ayşegül T. Tüzün, kurabiye tutkusunu blogunda anlatıyor: Ayşegül'ün Tatlı Rüyası Ayşegül'ün boşzamanlarında değil, zaman yaratarak yaptığı kurabiyelerin fotoğrafları o kadar renkli ki, kısa zamanda popüler yemek blogları arasında üst sıralara çıkacağından hiç şüphem yok. Dün Ayşegül ile işimiz gereği bir araya geldik ve sonrasında bloglarımız hakkında konuştuk. Yeri gelmişken, Ayşegül'ün blogunu meraklılarına duyurmak istedim. Bu yazıyı yazarken de aklıma zaman zaman blogumun adı konusunda yapılan eleştiriler geldi: "Ay, ne klişe! Daha yaratıcı bir isim bulamadın mı?" Bulabilirdim, ama bulmadım. Bence klişe olmak da çoğu zaman işe yarıyor. Tıpkı bütün deterjan reklamlarında temizleme gücünü olağanüstü lekeleri temizleyerek test ettikleri gibi (sittin senedir aynı senaryo. Hala işe yarıyor)Ayşegül'ün de bloguna böyle bir isim seçtiğini gördüm. Bence sakıncası yok. Arama motoru sonuçlarına bakınca yemek ilintili bir sitenin adında 'tatlı' kelimesinin geçmesinin avantajı ortada.
Tatlı Hayat'ın ziyaretçi trafiğini çok sıkı takip ediyorum. RSS'ten takip edenlerin neler okuduklarına bakıyorum. Arama motorundan gelenlerin internette ne aradıklarına da bakıyorum. Açıkçası sonuçlar bazen beni şaşırtıyor. Mesela 300 Spartalı yazım nedeniyle bloguma ayda 30-40 kişi geliyor.
Bir diğer konu da uzun zaman blog yazınca, metinlerde kendime ilişkin konulara daha fazla yer verdiğimi fark etmem. Önceleri "Aman, şimdi Ayşe Arman gibi 'benim çantam, benim elbisem, benim arkadaşım, benim patronum...' diye yazdım yine" diye kendi kendime sansür uyguluyordum. Ayşe Arman'ın Hürriyet'in 500 bin okuyucusuna karşı özel hayatını bu kadar öne çıkarması, bu kadar gözler önüne sermesi, çok eleştirilen bir tavır ya hani... Oysa blog bir günlük ve kişinin gördüğü, okuduğu, yaşadığı, beğendiği (ve beğenmediği) pek çok şeyi blogunda yayınlaması çok normal. Gazetecilik ise daha farklı: Haberi bul, varsa hikayesini ortaya çıkar ve düzgün bir dille anlat. İşte Ayşe Arman bunu yaparken hikayenin (çoğu zaman) başrolüne kendini koymaktan bir türlü kendini alıkoyamıyor. Bu haliyle de bir gazeteciden çok bir blog yazarı aslında. Şimdi ortaya şu teoriyi atıyorum: Ayşe Arman'ı Hürriyet'te olsa olsa 1 milyon kişi okuyor. Üstelik de egosu şişkin gazeteci olarak, gazeteciliği yerin dibine sokan kişi olarak çok eleştiriliyor. Ayşe Arman Hürriyet'i bıraksın. Blog yazsın. Kadın-erkek ilişkileri yazsın, gezdiği yerleri yazsın, kızının çişini-kakasını yazsın, yeni aldığı topuklu ayakkabıları yazsın. Hem çok başarılı bir blog yazarı olur, hem de 21 milyon Türk internet kullanıcısından en az 2 milyonu onu okur. Yurtdışında yaşayanları varın siz hesaplayın. Bloguna da olabilecek en klişe ismi seçsin: Ayşe'nin Günlüğü ya da Ayşe'nin Not Defteri. Başarı garanti diyorum.
NOT: Bu fikrimi ciddiye alacak bir kişi vardı, öldü: Ercan Arıklı.
17 Ağustos 2008 Pazar
Muji İstanbul'a geliyor

Ünlü Japon markası MUJI yakında İstanbul'da ilk mağazasını açıyor. Nişantaşı'nda Akkavak Sokak'ta açılacak mağazanın şu sıralar dekorasyonu yapılıyor. Dünyanın belli başlı şehirlerinde mağazaları olan MUJI, iyi tasarlanmış, kaliteli malzemeden üretilmiş, abartısız ambalaj ve sıfır reklam ile satışa sunulan düşük fiyatlı "günlük yaşam gereçleri" üretiyor. Marka olarak çevreye duyarlı ve sosyal sorumluluk sahibi imajı da tanınmasında ve takdir görmesinde hayli etkili.
Resimdeki saat, gözünüze hayli tanıdık gelebilir. MUJI'nin en bilinen ürünlerinden biri ve MUJI'nin tasarım anlayışını özetliyor: Sade, işlevsel, çağdaş, zekice fakat iddiasız, sizi yormayan, üzmeyen...
NOT: Eylül'e kadar bekleyemeyecek olanlar için MUJI'nin kırtasiye ürünleri Nişantaşı'nda Kare Kırtasiye'de satılıyor. YTL cinsinden fiyatlarını biraz pahalı bulabilirsiniz.
5 Ağustos 2008 Salı
Taklit değil "imitasyon"
Bu yazı aslında bundan birkaç yıl önce yazılacaktı. Başlığı da aynı olacaktı. "Taklit değil 'imitasyon'" sözü de aktaracağım anekdotun veciz sözü olarak zihinlerde yer edecektir eminim. Fakat yeri gelmedi, zamanı gelmedi. Ayrıca bu yazıya konu olan markaların ve konunun "hassasiyetinden" dolayı öyle açık açık yer ve zaman bildirerek yazmak mümkün değil.
Birkaç yıl önce RR Caddesi'nde dolaşırken, sokakta güneş gözlüğü satan bir adamın tezgahında hoş bir gözlük gördüm. "A, bu neymiş, bakayım" dedim. Gözlüğü evirdim, çevirdim; olmadı, taktım, denedim. Şahane gözlüktü, cuk oturdu. Fiyatını sordum, tam hatırlamıyorum ama, pek de işporta fiyatı olmayan bir rakam söyledi satıcı. "Aman, aslı fiyatına taklit gözlük satıyorsun. Üç kuruş fazla verir, mağazadan XX alırım" dedim (Burada marka yazamıyorum, taklit tasarım ya da ürün satmak yasak zira. Ben de "şurada şu dükkan, şu markanın taklitlerini satıyor" diye yazarsam, başka bir suç kategorisine giriyor. Artık anlayan anlar...) Satıcı malına "taklit" dedim diye alındı. Uzun uzun niye o fiyata sattıklarını açıkladı ve ekledi: "Hem bunlar taklit değil, 'imitasyon'" dedi. Öğrendim. O piyasanın jargonu öyleymiş...
ALL dergisini hazırlarken, alışveriş tutkunları için fısıltı gazetesi tarzında köşe yazacak bir yazarımız vardı. Alışveriş tutkunlarının köşe bucak dolaşıp markaların outlet mağazalarını bulduklarını, hiç üşenmeden taa nerelere gittiklerini konuşuyorduk. Laf döndü dolaştı "aslından ayırt edilemeyen" marka çanta ve cüzdan satan bazı dükkanlara geldi ve "Bir sevap işlesek de, meraklısına A'dan Z'ye İstanbul İmitasyon Rehberi hazırlasak" diye bir fikir ortaya çıktı. Tabii Birleşmiş Markalar Derneği desteğiyle çıkan bir alışveriş dergisinde böyle bir rehber olamazdı! Bu sevabı işlemediğimiz için cennete gidemeyecek olmamızın ızdırabıyla hala yanıyoruz, o ayrı...
Blogumda böyle bir rehber yayınlamakla yayınlamamak arasında çok tereddütte kaldığımı itiraf edeyim. Türkiye'nin hem yazılım kopyası, hem müzik kopyası, hem film kopyası hem de tasarım (giysi, mobilya vb.) konusunda uluslararası camiada adı kötüye çıkmış. Bundan utanç duyuyoruz. Öte taraftan, bu tür korsan üretimin bu kadar yaygın olması, kötü niyetli sahtekar kişilerin çok olmasından değil, talebin çok olmasından. Kimse kimseye korsan bir şeyi, gerçek diye yutturmaya çalışmıyor. Bütçeniz aslını almaya yetmediği için, arayıp tarayıp beğendiğiniz ürünün "taklit değil, imitasyon" olanını alıyorsunuz. Yasak olduğunu bile bile... Bu bir ülke gerçeği. Öte yandan markanın mağazasında 2.000 USD olan bir çanta, imitasyoncuda 300 USD. Daha harcıalem bir markanın mağazasında ise 450 YTL. Yani markalar da başka markaları taklit ediyor. Bu da piyasanın gerçeği...
Döndük dolaştık, bu kadar lafı niye ettik? Bloguma gelen ziyaretçilerin arama yaparken kullandıkları kelimeleri incelerken "imitasyon çanta" ve "ZZ marka taklidi" gibi aramalar yaptığını gördüm. Geçenlerde yazdığım Ebay ve Gittigidiyor ilintili yazıdan dolayı bloguma düşüyorlar. Yurdum insanı fellik fellik imitasyon ürün arıyor internette. Deliklerden birini tıkasanız, birinden çıkış yolu bulunuyor. Bu konuda önlem almak isteyenlerin görmesi gereken, taklitçiliğin kabuk değiştirdiği, sınıf atladığı. Artık "imitasyon"a terfi ettiler. Satanlar sattığı, alanlar aldığı şeyden memnun. Anlayan anlar onu...
Birkaç yıl önce RR Caddesi'nde dolaşırken, sokakta güneş gözlüğü satan bir adamın tezgahında hoş bir gözlük gördüm. "A, bu neymiş, bakayım" dedim. Gözlüğü evirdim, çevirdim; olmadı, taktım, denedim. Şahane gözlüktü, cuk oturdu. Fiyatını sordum, tam hatırlamıyorum ama, pek de işporta fiyatı olmayan bir rakam söyledi satıcı. "Aman, aslı fiyatına taklit gözlük satıyorsun. Üç kuruş fazla verir, mağazadan XX alırım" dedim (Burada marka yazamıyorum, taklit tasarım ya da ürün satmak yasak zira. Ben de "şurada şu dükkan, şu markanın taklitlerini satıyor" diye yazarsam, başka bir suç kategorisine giriyor. Artık anlayan anlar...) Satıcı malına "taklit" dedim diye alındı. Uzun uzun niye o fiyata sattıklarını açıkladı ve ekledi: "Hem bunlar taklit değil, 'imitasyon'" dedi. Öğrendim. O piyasanın jargonu öyleymiş...
ALL dergisini hazırlarken, alışveriş tutkunları için fısıltı gazetesi tarzında köşe yazacak bir yazarımız vardı. Alışveriş tutkunlarının köşe bucak dolaşıp markaların outlet mağazalarını bulduklarını, hiç üşenmeden taa nerelere gittiklerini konuşuyorduk. Laf döndü dolaştı "aslından ayırt edilemeyen" marka çanta ve cüzdan satan bazı dükkanlara geldi ve "Bir sevap işlesek de, meraklısına A'dan Z'ye İstanbul İmitasyon Rehberi hazırlasak" diye bir fikir ortaya çıktı. Tabii Birleşmiş Markalar Derneği desteğiyle çıkan bir alışveriş dergisinde böyle bir rehber olamazdı! Bu sevabı işlemediğimiz için cennete gidemeyecek olmamızın ızdırabıyla hala yanıyoruz, o ayrı...
Blogumda böyle bir rehber yayınlamakla yayınlamamak arasında çok tereddütte kaldığımı itiraf edeyim. Türkiye'nin hem yazılım kopyası, hem müzik kopyası, hem film kopyası hem de tasarım (giysi, mobilya vb.) konusunda uluslararası camiada adı kötüye çıkmış. Bundan utanç duyuyoruz. Öte taraftan, bu tür korsan üretimin bu kadar yaygın olması, kötü niyetli sahtekar kişilerin çok olmasından değil, talebin çok olmasından. Kimse kimseye korsan bir şeyi, gerçek diye yutturmaya çalışmıyor. Bütçeniz aslını almaya yetmediği için, arayıp tarayıp beğendiğiniz ürünün "taklit değil, imitasyon" olanını alıyorsunuz. Yasak olduğunu bile bile... Bu bir ülke gerçeği. Öte yandan markanın mağazasında 2.000 USD olan bir çanta, imitasyoncuda 300 USD. Daha harcıalem bir markanın mağazasında ise 450 YTL. Yani markalar da başka markaları taklit ediyor. Bu da piyasanın gerçeği...
Döndük dolaştık, bu kadar lafı niye ettik? Bloguma gelen ziyaretçilerin arama yaparken kullandıkları kelimeleri incelerken "imitasyon çanta" ve "ZZ marka taklidi" gibi aramalar yaptığını gördüm. Geçenlerde yazdığım Ebay ve Gittigidiyor ilintili yazıdan dolayı bloguma düşüyorlar. Yurdum insanı fellik fellik imitasyon ürün arıyor internette. Deliklerden birini tıkasanız, birinden çıkış yolu bulunuyor. Bu konuda önlem almak isteyenlerin görmesi gereken, taklitçiliğin kabuk değiştirdiği, sınıf atladığı. Artık "imitasyon"a terfi ettiler. Satanlar sattığı, alanlar aldığı şeyden memnun. Anlayan anlar onu...
24 Temmuz 2008 Perşembe
"Cool" nasıl olunur, nasıl olunmaz?
Elle dergisinin Temmuz sayısında sevgili Ferhan İstanbullu ile yapılan röportaj var. Sağ tarafta linkini bulacağınız Madam Bovary'nin yazarı Ferhan ile tasarım, moda ve "cool olmak" üzerine konuşmuşlar. Harvey Nichols'ı ikinci adres belleyip yine de "cool" olmayı başaramayanlara rehber mahiyetinde. Röportajında çok güzel özetlemiş: Moda ve stil bağlamında kendi doğrularını yaşayan fakat bunları başkalarına dikte etmekten kaçınan kişi (bence başkalarının dikte ettiklerini de hiç "takmayan"). Derginin yeni sayısı çıkmadan önce, merak edenlere duyurulur...
NOT: Madam Bovary'ye Wordpress'e getirilen yasak nedeniyle erişemediyseniz, Radikal gazetesinin hafta sonu ekindeki Efervesan köşesinden Ferhan İstanbulu,nun yazılarını takip edebilirsiniz.
NOT 2: Geçtiğimiz hafta "Türkiye'de çıktı mı, çıkacak mı?" diye herkesin karın ağrısı haline gelen Vogue dergisinin Türkiye edisyonunun genel yayın yönetmeninin Ferhan olacağı haberleri geldi. Haberler doğru. Vogue Türkiye'yi heyecanla bekliyoruz...
22 Temmuz 2008 Salı
Vişneli, limonlu, lale şeklinde nostaljik dondurma

Büyükada'ya ne zaman gitsem, başka bir şehre gitmiş gibi hissederim. Hatta başka bir ülkeye... Büyükada ve komşuları, İstanbul'a hem yakın hem uzak konumlarıyla, bambaşka bir yaşam kültürünü geliştirmeyi başarmış. Adada motorlu araçların yasak olmasını falan kastetmiyorum. Herşeyin pahalı, kıt ve "öyle" olmasının kabullenilmiş olmasını kastediyorum. Mesela adada tek bir fırın varsa (ikinci bir fırın açılsa, fırıncılardan biri aç kalabilir zira) ve saat 16.00'dan sonra simit çıkarmıyorsa, "o saatten sonra simit yenmeyeceği"nin öylece kabul edilmesini... Adada olunca, çoğu şeyi "öyle" yapmaktan başka pek fazla seçenek yok galiba...
Geçen hafta Büyükada'daydık (Sevgili Güliz Canbaz ile). Adanın çarşıya yakın sokaklarından geçerek, turistlerin olmadığı bir yerlere varmaya çalışırken, 12-13 yaşlarında bir delikanlının üç tekerlekli ahşap bir arabada dondurma sattığını gördük. Hani her köşe başında Algida dondurma satılmadığı, çocukların dondurmayı ancak lunaparklarda ya da kasaba panayırlarında falan gördüğü zamanlardaki arabalardan biriydi (İzlemedim ama, Dondurmam Gaymak filmindeki gibi). Vişneli, limonlu, kavunlu, kaymaklı, çikolatalı ve çilekli dondurma çeşitleri arasından seçim yaptık. Resimde benim vişneli ve limonlu dondurmamı görüyorsunuz. Delikanlı, yassı bir dondurma kaşığıyla biraz acemice, ama özene benzene külahı parça parça dondurmayla doldurdu. Külah sonunda lale şeklini aldı. Gözüme çok eğlenceli göründü... Dondurmanın tadı ise daha çok sorbeye benziyordu. Özellikle limonlusu. Güliz'e çocukluğunun Bursa'sındaki dondurmacıları hatırlatmış. Bana Sicilya'daki kafelerde espresso ile verilen limonlu- portakallı sorbeyi hatırlattı. Yaşasın nostalji!..
NOT: Şahane sorbet tarifleri için şahane bir blog: FXCuisine
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)